Home / Slide / ‘Tek başıma fabrikamda ne yapabilirim duygusundan çıkmak lazım’

‘Tek başıma fabrikamda ne yapabilirim duygusundan çıkmak lazım’

Genel Başkanımız Seyit Aslan, işçi ve emekçilerin krizin faturasını ödememe mücadelesini Evrensel Gazetesi’nden Serpil İlgün’e değerlendirdi: “Sınıfın birliğinin önündeki engelleri aşmalıyız.”

Krizin faturasının işçi ve emekçilerin sırtına yıkılmasına karşı başlatılan mücadelenin nasıl ilerlediğine geçmeden önce, ekonomideki ağır tablo işçi ve emekçilere, yoksul halka nasıl yansıyor sorusuyla başlayalım. Emekçiler, nasıl bir faturayla karşı karşıya?

Hükümetin temel tüketim mallarına sistemli hale getirdiği zamlar başlı başına büyük bir faturadır zaten. Taze sebze-meyve fiyatları yüzde 50 artmış durumda. Bebek maması yüzde 70, yumurta yüzde 62, domates yüzde 141 oranında zamlandı. Doğalgaz ve elektriğe gizli zamlarla birlikte yüzde 50 zam yapıldı. Son bir yıl içinde binden fazla fabrikanın kapandı. Doğu ve güneydoğuda son bir yılda 100’e yakın işletmenin kepenk indirdiği belirtiliyor ki bu o bölge açısından çok büyük bir rakam.

6 milyon olan işsiz sayısına 1 bir yılda 550 binden fazla kişi eklendi. İŞKUR rakamlarına göre ise bir yıl içinde 1 milyon 200 bin kişi işsizlik maaşına başvurdu. Ki, kayıt dışı çalışan veya işsizlik maaşına hak kazanamayan yüz binlerce işçi olduğunu da hatırlayalım.

Bir diğer yanı da şu; işçilerin önemli bir bölümü zaten asgari ücret çalışıyor, bu yüzden de günde 12-13 saat mesai yaparak ücretlerini ancak 2500-2700’e çıkarıyorlardı. Şimdi fazla mesailer ortadan kalktı ve işçiler asgari ücretle baş başa bırakıldı. Zorunlu ücretsiz izinler dayatılıyor. Bütün bunları düşündüğümüzde ekonomideki krizin vergilerin artırılmasından işsizliğe, ücretlerin erimesinden hak gasplarına ve güvencesizleştirmeye bütün yükünün işçi ve emekçilerin sırtına yüklendiği net bir şekilde ortaya çıkıyor.

Durum böyleyken ekonomide sıkıyönetimin, hakları için mücadele eden işçilere karşı ilan edilmesi için ne söylersiniz?

Şurası açık; sermaye ve hükümet, krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmek üzere el ele vermiş durumdalar, TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına aynı tutumu sergiliyorlar. Toplam çıkarları söz konusu olduğunda sermayenin kendi arasındaki renk farkı, şuculuk buculuk hepsi ortadan kalkıyor. Bunu kriz sürecinde daha net görüyoruz. Mesela TARİŞ, burası bir kooperatif, yönetimin hepsi sosyal demokrat, ama işçilerin sendikalaşma girişimine karşı aldıkları tutum aynı; ‘Ben karşımda örgütlü işçi görmek istemiyorum’ diyor.

Erdoğan ve partisinin, ekonomideki ağır tabloyla ilgili ‘Kriz mriz yok, psikolojik’, ‘Dış kaynaklı saldırılar neticesinde bir sorun oldu ama toparladık’ şeklindeki açıklamaları işçiler arasında nasıl değerlendiriliyor?

Öncelikle şunu ifade etmeliyim, Erdoğan ve kabinesinde yer alan bakanlar ekonomideki kötü gidişatın konuşulmasını bile istemiyor. Bu yönde çeşitli yöntemlerle baskı da uyguluyorlar. Peki, ortada bir kriz yoksa neden Yeni Ekonomik Programı açıkladınız, diye sormak gerek. Çünkü bu program, ortada ağır bir kriz olduğunun itirafı olmakla kalmıyor, krizin faturasının da kimlere yükleneceğini ortaya koyuyor.

Bu propagandaların işçiler arasındaki etkisine gelince; başlangıçta Erdoğan ve partisinin, krizin ABD tarafından, Rahip Brunson bahane edilerek büyüyen Türkiye’yi baltalamak üzere suni olarak çıkarıldığı yönündeki açıklamaları önemli ölçüde etkili oldu. “Dış güçler”e birlikte karşı koyma, fedakarlık gösterme propagandası da belli ölçüde karşılık buluyor. Ancak özellikle gıda, elektrik, doğalgaz gibi temel tüketim mallarına gelen yüksek zamlarla birlikte, işin sadece Brunson meselesi olmadığı, Brunson’un da onca iddianın ardından “bağımsız yargı” kararı denilerek serbest bırakılmasıyla da görüldü. Dolayısıyla bir kırılma yaşandı ve tartışmalar başladı.

İşçilerin bir bölümü hükümeti desteklemek gerektiğini açıkça ifade ederken, bir kısmı durumun fedakarlıkla geçiştirilemeyeceğini görüyor. Nereye kadar fedakarlık yapılabilir; zamlarla, vergilerle cebimize giren ücreti zaten geri aldınız daha ne fedakarlık istiyorsunuz diye soruyor; sermaye ve patronlar fedakarlık yapsın görüşünü dile getiriyor. Hak-İş ve Memur-Sen gibi hükümete yakın sendikaların tabanında da ciddi rahatsızlık olduğunu biliyorum. Lakin bu rahatsızlıklar ve hoşnutsuzluk, henüz sınırlı sayıdaki lokal hareketlerin ötesine geçmiş değil.

Türkiye, tarihinin en önemli iktisadi krizlerinden birinden geçerken, sendika ve emek örgütlerince açıklama veya kimi dayanışma ziyaretleri dışında etkili bir mücadele neden ortaya konamıyor?

Bunun çeşitli nedenleri var; Türk-İş’e sorsanız DİSK’i solcu, sekter bulur ya da KESK’te “Memur-Sen devlet sendikası onunla ne yapabilirim” görüşleri ifade edilir, DİSK’in içinde “Türk-İş’le nasıl bir araya gelebilirim” tartışması sürdürülüyor. Geleceksin kardeşim, gelmeme gibi bir lüksün yok, gelmek zorundasın. Senin sınıfsal çıkarın onun tabanıyla bir araya gelmeyi gerektirir. İktidar seni zaten bölüp parçalamış, işlevsiz hale getirmiş… O zaman sen tabanda, yerelde işçi ve emekçilerin birleşmesinin önündeki engelleri aşmak perspektifiyle hareket edeceksin. Oradaki işçiyle, kamu emekçisiyle nasıl birleşeceğim, onun taleplerini nasıl gündemime alacağım, ona da seslenen bir politikayı nasıl geliştireceğim?

Geçtiğimiz günlerde Petrol-İş Aliağa Şubesi’nin temsilciler kurulu, zamlar geri alınsın, işten atmalar durdurulsun, ücretsiz izinler son bulsun, tutuklanan havalimanı ve TARİŞ işçileri serbest bırakılsın, direnişteki işçilerin talepleri kabul edilsin şeklindeki taleplerin altına imza attı. Kimse de niye Flormar işçisini destekliyorsunuz, niye havalimanı işçisine, TARİŞ işçisine sahip çıkıyorsunuz demedi. DİSK’e bağlı sendikalar olarak havalimanı işçileri için sürdürdüğümüz imza kampanyasına Kamu Sen’den, Hak-İş ve Memur Sen’den, Kamu-İş’ten imza verenler oldu. Dolayısıyla sendikaları iktidarın yedeğinden çıkarıp kendi tarafımıza almanın yol yöntemlerini daha fazla tartışıp ortaya koymamız lazım.

Gerek 3. Havalimanı işçileri, gerek Flormar ya da TARİŞ işçileriyle gösterilen dayanışmanın bugün için nasıl bir anlamı var?

Havalimanı işçilerinin talepleri neydi; tahtakurularıyla yatmak istemiyoruz, ücretlerimiz düzenli ödensin, yemekler iyileştirilsin vs… Bu taleplerin haklılığını kim reddedebilir? Ama hükümet her kitlesel tepki de yeni bir Gezi mi geliyor, FETÖ’ün oyunu mu bunlar propagandası eşliğinde hemen en sert şekilde müdahale etme yoluna gidiyor. Cargill işçileri İstanbul’a yürüdüğü için gözaltına alınıyor ya da TARİŞ işçileri atılan 7 arkadaşına sahip çıkınca “Bu kıvılcım olur mu” kaygısıyla hemen sert bir şekilde saldırıyor, tutuklama gibi hukuk dışı yöntemlere başvuruyor. Böylece çalışma ve yaşam koşullarına karşı giderek büyüyen hoşnutsuzluğu bastırmaya çalışıyor.

Buna rağmen direniş ve eylemlerin önüne geçilemiyor; irili ufaklı eylemler, grevler, direnişler devam ediyor. Bunu ne sağlıyor?

Sendikalarla az çok temas eden, az çok bir mücadelenin içine giren işçiler, bu işin beklemekle, hükümetin sürekli verdiği vaatlerle çözülemeyeceğini görüyor ve bir arayış başlıyor. Bu örgütlenme ve mücadele arayışları kaçınılmaz olarak hak alma mücadelesinin direniş ve eylemlerle gerçekleşebileceğini de gösteriyor. Dolayısıyla pasif durumdan aktif duruma geçerek, yani mücadele ederek hak kazanma sürecine giriyorlar. Bu direniş ve eylemlerin parça parça da olsa Türkiye’nin her tarafında bir şekilde yaşanacağını öngörebiliriz. Çünkü saldırılar karşısında sessiz kalmanın, daha ağır koşulları beraberinde getirdiği, birtakım şeylerin mücadeleyle değiştirilebileceği fikri giderek daha fazla işçinin kafasında yer ediyor.

SENDİKALARIN KRİZE KARŞI MÜCADELESİ PROPAGANDAYLA SINIRLI
Krizin yükünün emekçilere yüklenmesine karşı yapılan açıklamaların altı nasıl doldurulmalı ki mücadele sonuç alıcı olabilsin? Söz eyleme nasıl dönüştürülecek? Örgütsüz işçiler mücadeleye nasıl dahil edilecek?

Belirttiğiniz gibi sendikalardan, konfederasyonlardan bu yönlü çeşitli açıklamalar var. Tabii laf çok edilince, bunun için nasıl bir mücadele ve örgütlenme yürütülecek kısmı kaçıyor. Aslında bu yönde tartışmalar da başlamadı değil. Örneğin biz DİSK Başkanlar Kurulu’na şunu önerdik; bağlı sendikaların işyeri temsilcileriyle, şube yöneticileriyle ve işyeri komiteleriyle bu meseleyi tartışalım. İl il, şube şube, bölge bölge tartışarak ve işçilerin de görüş ve önerilerini alarak bir eylem programı, mücadele hattı ortaya koyalım.

Şu anda daha çok propagandayla sınırlı bir çalışma söz konusu. Bu ülkede bir 15-16 Haziran yaşandı, ‘89 bahar eylemleri yaşandı; bunların hepsinin çıkış noktası işyerleridir. Dolayısıyla lafı bırakıp işyeri işyeri planlamamız, işçileri katabileceğimiz mekanizmalar yaratmamız gerekiyor. DİSK de, KESK de, Türk-İş de bunu yapmalı… Son dönemde DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin bildiri dağıtımları oluyor. Aydınlatma faaliyetleri tabii ki önemli, ama çok sınırlı sayıda işçiye ulaşılabiliyor. Bugün işçi sınıfının yüzde 95’i örgütsüz. Bizim yönümüzü oraya dönmemiz, sanayi sitelerinde, fabrika önlerinde, işçi duraklarında, emekçi semtlerinde bu çalışmayı sürdürmemiz gerekiyor.

HER İŞYERİNE KRİZE KARŞI KOMİTE, KOMİTELER ARASINDA DA BAĞ KURMALI
Krizle birlikte ücreti küçülen, daha da güvencesizleştirilen örgütlü veya örgütsüz bir işçiyim. Fabrikamda, işyerimde nasıl hareket etmeliyim?

Bir kere “Ben tek başıma fabrikamda ne yapabilirim” duygusundan çıkmak lazım. Meselelerin farkında olan işçinin, kendi fabrikasında az çok kendisi gibi düşünen işçileri bulma ve onlarla bir araya gelmek, tartışmak gibi bir hedefi olmak zorunda. Bu olursa fabrikanın toplamına ilişkin bir plan söz konusu olabilir. İkincisi, bunu kendi fabrikamızla da sınırlamamalıyız. Yanımızdaki fabrikaların işçileri ne yapıyor? Bunu dert etmemiz gerekiyor kendimize. Mutlaka orada da aynı şekilde düşünen işçiler vardır, onlarla da tanışmalı, tartışmaları ortaklaştırmalı. Bunu yaparken işçilerin hangi partiye oy verdiğine bakmadan kutuplaşmayı kıracak bir tarzımız olmalı. Krize karşı işyerlerinde mücadele komiteleri oluşturabilir. Bunlar aynı zamanda diğer fabrikalarla da bağ kuracak örgütler haline gelmeli ki, ortak bir hareket yaratılabilsin.

ASGARİ ÜCRET İÇİN HİÇBİR AYRIM GÖZETMEDEN ÇALIŞIYORUZ
İçinden geçilen kriz koşulları içinde aralık sonunda belirlenecek asgari ücret daha da önem kazandı. Gıda-İş olarak krize karşı mücadelenin bir parçası olarak asgari ücretle ilgili de çalışma yürütüyorsunuz. Talepleriniz neler?

Öncelikle asgari ücretin en düşük memur maaşı seviyesine çıkarılmasını istiyoruz. Ki bizzat TÜİK’in açıkladığı verilere göre memlekette bugün yoksulluk sınırı 5 bin 400 TL. Peki, bunu kaç işçi alıyor? İşçilerin yüzde 50’si, 1400-2000 arası ücret alıyor. Yüzde 15’i ise 1400’ün altında ücret alıyor. 2- 3 bin TL arası ücret alanların oranı ise yüzde 20’lerde seyrediyor… Ayrıca asgari ücretin yıldan yıla değil eskiden olduğu gibi 6 ayda bir belirlenmesini istiyoruz. Bu belirlemenin de enflasyonun üzerinde ve refah payı verilerek yapılmasını istiyoruz. Asgari ücret mutlaka vergi dışı bırakılmalı. Ayrıca Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun anti demokratik yapısı da değiştirilmeli.

Nasıl bir değişiklik talep ediyorsunuz?

Asgari Ücret Tespit Komisyonu 15 kişiden oluyor, 5’i Türk-İş tarafından gönderiliyor, 5’i hükümetin, 5’i de Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından belirleniyor. Bugüne kadar komisyondan, TİSK ne demişse ona yakın oranda artış kararı çıkmış. Türk-İş diğer işçi sendikaları konfederasyonlarından fazla üyeye sahip olması nedeniyle komisyonda yer buluyor. Ancak Türk-İş’in yaptığı da en fazla alınan karara şerh düşmek oldu, işçileri mücadeleye çağıran bir anlayışla hareket etmedi hiçbir zaman. Dolayısıyla bir kere milyonlarca çalışan işçinin alacağı ücretin belirlendiği bir komisyonda sermaye kesiminin olmaması gerekiyor. Onları iktidar savunuyor zaten. Ayrıca kaç üyeye sahip olduğuna bakılmaksızın bütün konfederasyonların komisyona katılması en doğrusudur. Onun dışında sendika üyesi olmayan işçilerin de bir şekilde komisyona temsilci göndermesi sağlanmalı; çeşitli ülkelerde bunun yöntemleri uygulanıyor. Bir de asgari ücrete yapılacak zam hesaplanırken temel gıda maddelerine gelen zamlar, kiradaki yükseliş, sosyal ve kültürel ihtiyaçlar baz alınmalı.

‘Bu durum sendikal örgütlenmenin önüne geçer mi’ kaygısı için ne söylersiniz?

Tam tersine sendikalar bu işe sahip çıkarsa, işçilerin taleplerini savunursa bu örgütlülüğün ve sendikal mücadelenin önünü açacaktır. Dolayısıyla komisyonun bugünkü yapısı, işçilerin yeterli ücret alması önünde engel.

Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın asgari ücretin 2 bin TL olması talebiyle patronlarla yaptığı görüşmenin ardından ‘İşverenler zor durumdayız 2 bin lira veremeyiz o zaman imkanı olanlar versin’ şeklindeki önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçtiğimiz günlerde patronların karları açıklandı. Sabancı krize rağmen bir yılda yüzde 45 kazanmış. Yani patronların kasalarına, karlarına bakarsanız, krizi de fırsata dönüştürdüklerini görüyoruz. Teşviklerden tutalım, sigorta borçlarının affedilmesine, grevlerin yasaklanmasına ne istedilerse veriliyor. Konkordato ilanları da bu işin bir parçası. Dolayısıyla “kazanan versin”in bir karşılığı yok. Hiçbir patron bunu yapmaz.

Nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?

Yaygın bir propaganda yürütmeyi hedefliyoruz; afişler, bildiriler, el ilanları çıkardık. Bandırma’da, Torbalı’da, Lüleburgaz’da ve örgütlenme çalışması yürüttüğümüz, az çok gücümüzün olduğu yerlerde çeşitli gösteriler ve mitingler örgütleyerek hem asgari ücret için hem krize karşı mücadeleyi başlattık. Bunu konfederasyonumuzun çalışmasıyla da birleştirmeye çalışıyoruz. Tüm bunları illa Gıda-İş olarak yapalım gibi bir yaklaşımımız yok; olabildiğince her yerde, örneğin Bandırma’da, Lüleburgaz’da diğer emek örgütleriyle ortaklaşma çabamız var.

Nasıl karşılıklar alıyorsunuz?

Olumlu yanıt verenler olduğu gibi, kendisini saklayanlar da var. Çünkü mesela Türk-İş’e bağlı bir şube kendi merkezinden bağımsız hareket edemez noktaya gelmiş. Hak-İş aynı şekilde. Bunlar engel olarak çıkıyor karşımıza ama her meselede yeniden yeniden gidip tartışıyoruz, “Bunu Gıda-İş’in değil, işçilerin mitingi olarak örgütleyelim” diyoruz mesela. Konfederasyon ayrımı yapmadan işyerlerinde, örgütsüz işyerlerinde de, işçilerle toplantı yapıyoruz, tartışıyoruz. Gelen işçilerle birlikte bildiri dağıtımı yapıyoruz. Bu örnekleri çoğaltmamız gerekiyor. Ancak o zaman sendikal bürokrasi gibi engelleri aşabiliriz.

BU CİNAYETE YOL AÇAN NEDENLERİ AÇIK YÜREKLİLİKLE SORGULAMALIYIZ
DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Abdullah Karacan’ın sendika üyesi bir işçi tarafından öldürülmesini nasıl değerlendirirsiniz? Görüntüleri de ortaya çıkan bu olay, sendikaların yapısı, içinde bulunduğu durum için bize ne söylüyor?

Öncelikle Abdullah Karacan’ın ailesine, Lastik-İş Sendikasına, dostlarına baş sağlığı diliyorum. Yaşanan olaydan üzüntü duyduğumu belirtmek istiyorum. Diğer yandan başta DİSK olmak üzere, bütün bir sendikal camia olarak, şapkamızı önümüze koyup, yaşanan bu üzücü olaydan ciddi dersler çıkarmalıyız.

Bir sendikacıyı bir işçiyle, sendika temsilciliğinde bu şekilde karşı karşıya getiren ve bir işçinin sendika başkanının elindeki silahı alarak onu öldürmesine neden olan ilişkileri açık yüreklilikle sorgulamak; karşımıza çıkacak durum neyse, bunun adını da açık yüreklilikle koymak gerekiyor.

Biz yıllardır işçilerin hakları için mücadeleci bir tutumun, sınıf sendikacılığı anlayışının sendikalara egemen olması için çalışıyoruz. Sendikaların, sermaye egemenliğinin işçi sınıfı içerisindeki bürokratik araçları olmaktan çıkmasını savunuyoruz. Bu acı olay, bunun ne kadar önemli ve acil bir ihtiyaç olduğunu çarpıcı bir şekilde bir kez daha göstermiştir diye düşünüyorum.

AKP’NİN YEREL SEÇİMLERDE İŞİ KOLAY OLMAYACAK
Beş ay sonra yapılacak yerel seçimler, kim kiminle ittifak yaparsa veya hangi aday nereden aday olursa kazanır gibi denklemler üzerinden tartışılıyor. Ekonomik krizle sarsılan emekçilerin alacağı tutuma yönelik tartışmalar ise geri plana itiliyor. Peki, krizin faturasını ödememe mücadelesinde yerel seçimler, ekmek ve demokrasi mücadelesinin iç içeliği ne kadar yer tutuyor?

Buna salt bir yerel seçim olarak bakmamak gerekiyor. İşçi sınıfına dönük ekonomik, sosyal saldırılar konusunda, bu iktidarın yerel yönetimleri de aynı tutum içinde. Dolayısıyla yerel seçim bütün bunların en fazla sorgulandığı dönem olacak. “Dış güçler”, “FETÖ” önümüzdeki günlerde yine çokça duyacağımız kavramlar olacak gibi görünüyor. İhtiyaç duyulduğunda yine bir sınır ötesi operasyon gündeme gelecek ki bunun ipuçları veriliyor. Dinci, milliyetçi, şoven politikaların dozu artırılarak işçi ve emekçilerin ülkesine sahip çıkma duygusun istismarı sürdürülecek. Ancak AKP’nin işçi ve emekçiler arasında rıza üretmesinin kolay olmayacağını söylemek mümkün. Kuşkusuz, emek mücadelesini, demokrasi mücadelesinden ayrı düşünemeyiz. Krize karşı yürüttüğümüz çalışmalarda kutuplaşma, ayrıştırma tuzağına düşmeden, yerel seçimlere nasıl bakmamız gerektiğini de konuşmalı, tartışmalıyız.

Hakkında admin

Check Also

İŞ, EKMEK VE SENDİKA HAKKI İÇİN DİRENEN TARİŞ İŞÇİLERİ TBMM’DE!

İşe geri dönmek ve sendika hakkı için bir aydır fabrika önünde direnen TARİŞ işçilerinin, haklı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir